11 Mart 2013 Pazartesi
POSTMODERN ŞİDDET - NETWORK TOPLUMUNDA DÖVÜŞ KULÜBÜ(FİGHT CLUB) -1
POSTMODERN ŞİDDET
NETWORK TOPLUMUNDA DÖVÜŞ KULÜBÜ - 1
Bülent Diken & Carsten B. Lausten & Türkay Nefes
"Nasıl da bütün kaçış çizgileri...bu kadar kötü sonuçlara varabiliyor?"
Deleuze & Parnet 1987 : 140
David Fincher 'ın Dövüş Kulübü adlı filmi, network toplumunda cinsçi, ırkçı ve holigan söylemlerde varlığını sürdürmekle birlikte politik teori açısından "öteki" olarak kalmaya devam eden " mikro faşizm" hakkında ilginç sorular ortaya koymaktadır. Ayrıca film sosyal bilimlerin son dönem tartışmalarında, özellikle postmodern bahislerde sözü geçen özne kurgularını ve bu bağlamda hem sistemin hem de sistem karşıtı hareketlerin düşebileceği olası handikapları örneklemesi anlamında da dikkate değer. Bunlarla birlikte, filmin hikayesi - özelliklefinalde binayı havaya uçurma sahnesi- 1980 ve 1990'larda popüler lan anarşist, kurum karşıtı kurgularla (Unabomber gibi) ya da 2000'lere şimdiden damgasını vuran terörist eylemlerle (11 Eylül gibi) paralellikler göstermektedir.Hikayenin kahramanı Jack kariyer sahibi, sürekli seyahat halinde, network toplumunun akışkan mekanlarının insanı, refleksif bir tüketici. Ancak Jack sürekli hareket halinde olmasına rağmen çevresine karşı ilgisizdir, hatta kendi yaşamına bile seyirci kalan bir büyük kent insanı olduğu söylenebilir. Ayrıca Jack tipik bir hiper-mobil toplum rahatsızlığı olan uykusuzluktan (insomnia) şikayetçidir.
Fakat doktoru Jack'in hastalığını abarttığını düşünüp, ona uyku hapı vermeyi reddeder: "Acı mı görmek istiyorsun? O zaman git yukarı Mayher'de toplanan testis kanserli adamlara takıl." Jack doktorun tavsiyesini dinler. Bu toplantılara katılıp testis kanserli hastaların acılarını paylaşarak kendi acısını unutur. Ardından diğer terapi gruplarınıda ziyaret etmeye başlar. Bu ziyaretlerin birinde Jack, hayatının gidişatını değiştirecek olan femme fatale Marla Singer ile tanışır. Lakin Jack'in hayatındaki asıl büyük değişiklik, Jack'in tam da hiç sahip olmadığı özelliklerde renkli ve hareketli, mesihvari arkadaşı Tyler Durden'la tanışınca gerçekleşir. Bir gün Tyler, Jack'ten kendisine vurabileceği kadar sert vurmasını ister. Jack bu ricayı geri çevirmez; birkaç kavgadan sonra dövüşmek alışkanlık haline gelir. Jack ve Tyler, dövüşerek, şiddet sayesinde, varlıklarının fiziksel gerçekliğini keşfederler.Filmdeki en çarpıcı kopuş, Jack'in tyler'ın kendi şizofrenik hayali olduğunu anladığında gerçekleşiyor. Jack/Tyler birlikte, sadece erkeklere açık, gizli, cemaatvari ve rizomatik bir grup kurarlar. Bu grup normların dışına çıkarak bir sistem eleştirisi içermektedir. mekansızlaştırıcı ve konumsuzlaştırıcı karakteri itibarıyla herkesin ancak eşit üyeler olarak katılabildiği dövüş kulübü, bir süre sonra artan katılımla Mayhem( kaos) Projesi adı altında neofaşist bir oluşuma dönüşecektir. Görece ufak dövüş kulübündeki şiddet unsuru, Mayhem Projesiyle birlikte dışsallaşarak organize terör haline geliyor. bu anlamıyla filmin, özgürlük ile kölelik, toplumdan kaçışla mikro faşizm kavramları arasında gidip geldiğini söylemek mümkün. Bir iktidardan kaçış komedisi olarak dövüş kulübü bütün iktidar karşıtı fikirlerin birer baskı unsuruna dönüşebileceği fikrini ( bir kez daha ) öne sürüyor.bu durumda akla gelen soru şu: Network toplumunda kaçış, devrim, yaratıcılık, göçebelik gibi kavramları kullanarak bir kapitalizm eleştirisi yapmak mümkün mü? Ve tabi Bataille ve Deleuze gibi filozofları da sürekli meşgul eden soru ya mikro faşizmde yıkıcı olduğu kadar yaratıcı da olan bir kaçış çizgisi içeriyorsa? göçerliğin en temelli değer olduğu network toplumunda "Göçebe felsefesi" nomadizm üzerine şimdi neler söylenebilir? Ya hareketlilik göçebelik gibi estetik eleştiri kaynaklı değerler kapitalizmin "yeni ruhu" kapsamında asimile edilip post fordizmin gereksinim duyduğu türden bir yaratıcılığa indirgendiyse? (Boltanski ve Chiapello 1999) demek, sapkınlığın da artık çok satan bir sektör haline geldiği bir dünya da mümkün müdür? Dövüş Kulübü bu tür global soruları kışkırtan bir film.
SERMAYE
Dövüş Kulübü'nün ilk kuralı: Dövüş Kulübünden kimseye bahsetmeyeceksin. Kulübün ikinci kuralı: Dövüş Kulübünden hiç kimseye bahsetmeyeceksin! Tabiki kurallar yıkılmak için vardır: Git ve Dövüş Kulübü'nü herkese anlat, fakat bu gizli gerçeği "bizi" birleştiren bir sır gibi kabul et. Aslında Dövüş Kulübü, kendini mistikleştirirken, işlediği suçun böyle bir mistisizm olmadan çekici olamayacağının da farkında olan bir toplumsallık biçimi.Nihayetinde, hiçbir sosyal düzen müstehcen bir tamamlayıcısı ve hiçbir sosyal bağı arkasında karanlık, resmi söylem tarafından dışlanmış bir " öteki" yan olmadan varolamaz. Bu müstehcenlik ve gizlilik grup içerisinde kurallara uyulmasını engellemiyor, aksine üyeleri daha da motive ediyor, birbirine bağlıyor.Acaba günümüzdeki, sosyal bağın karanlık yanı kendini "patlayıcı toplulukların" ( Bauman 2000 : 193) sapkın senaryolarında, cinsçi, ırkçı, etnik ayrımcı eylemleri ve dini fanatikliklerinde, ifade etmiyor mu? bu türden tehlikeli atfedilen sosyalleşmeler, aslında bireylerin normal hayatta sahip olmadıkları toplumsal rolleri içermeleri bakımından ilgi çekicidir. Dövüş kulübünde Jack, Tyler Durden'sız varolamaz. Birey kuralları çiğnemek için ruhsal bir ikiz tarafından tanımlanmakta ve normları bu diğer üzerinden zayıflatabilmektedir. Nitekim Tyler, Jack'e bu nedenle şöyle der: Sen hayatını değiştirmek için bir yol arıyordun. Bunu tek başına başaramadın... Ben senin görünmek istediğin gibi görünüyorum. Senin sevişmek istediğin gibi sevişiyorum. Zeki ve kabiliyetliyim, ve en önemlisi, senin özgür olmadığın bütün alanlarda ben özgürüm".Eğer özne, Freud'un iddia ettiği gibi sosyal normları süper-egosuyla içselleştiriyorsa, buna süper-ego'nun da iki ayrı ama ilişkili yasa figürü arasında bölündüğü, bir bakıma bireyin iki baba figürü arasında kaldığı eklenmeli: Birincisi, kural koyan, sembolik düzende özneye yasa ve dil yoluyla normları dikte eden bir baba; İkincisi ise müstehcen bir figür, özneye günahı ve zevk almayı dikte eden baba. Birinci baba figürü açıkça yasaklar "Yapma!" ikincisi ise izin verir "Yapabilirsin!"(Zizek 2000:132)
Suçlunun suçlu olmak için yasaya, yasanında yasa olabilmek için suçluya ihtiyacı vardır, ve bu ikilik arasında herhangi bir uzlaşma nazik bir dengenin kurabilmesini gerektirir. Castells'in(1996) "Network Toplumu", Beck'in(1993) " Risk Toplumu" olarak adlandırdığı günümüz toplumunun belki en önemli özelliklerinden biri de (iyi ve kötü güzel ve çirkin gibi zıtlıklar üzerinden işleyen) bu nazik dengenin bozulmuş olması. Bugün, sembolik otoritelerin yani baba figürünün çöküşüne şahit olmaktayız( Zizek 1999:324-334).
Artık ne yapma(ma)ları gerektiğini anlatacak bir baba figürünün rehberliğinden"yoksun", hızla bireyleşen, her eyleminden sadece ve sadece kendilerinin sorumlu olduğu bir hayatı sürmek durumunda risk toplumunun bireyleri.Bu geleneksizleştirilmiş, hazır sembolik otoriteleri olmayan, refleksif, kendinden menkul bireyler, Tyler'ınkilere benzer yakınmaları dile getirebilmekte. " Biz kadınlar tarafından yetiştirilmiş bir nesiliz". Tyler hiçbir zaman "babasını tanımadı"(Palahniuk 1997:49).
Dövüş Kulübü'nün içinden çıktığı, baba figürünün tarihe karıştığı bu sosyal mekanda sembolik hiyerarşiler, kurallar, yasalar ve gelenekler gücünü yitirmiştir.Kendilerini yaptıkları üzerinden tanımlayan özne eskisi gibi verili bir sembolik kimliğin içine doğmamaktadır. Özne, hayatındaki sembolik anlam eksikliği yüzünden, varoluşünü anlamlandırabileceği nesneleri ve " gerçek" bir kimliği hayatı boyunca aramaktadır. Jack:"Yaşamayı seviyorum, işimi sevdim, mobilyamın herbir parçasını sevdim.Bunlar benim bütün hayatımdı. Her şey; lambalar, sandalyeler, halılar, tabak çanak bendim, bitkiler bendim, televizyon bendim". Bill Gates'in tabiriyle bu sürtünmesiz, sembolik hiyerarşilerden yoksun, kaygsn sosyal mekan, günümüz kapitalizminin akışlarının alanıdır. Bu bağlamda gözden kaçan sorunlardan biri de, içinde öznenin çiğneyerek fantezilerini gerçekleştirebileceği bir yasak bulunmayan böylesi bir sosyal bir mekanda bütün fantezilerin sermaye tarafından kontrol altına alınmış olması, ve bu yüzden de gittikçe genişleyen bir marjinallik pazarı ve sapkınlık ticaretinin ortaya çıkmış olması. Post-ödipal toplumda, farklı biçimlerde yoldan çıkarılan birey, ödipal öznenin kastrasyon dolayımıyla içine girdiği sembolik düzenden mahrum ve dolayısıyla zevk almayı güdü haline getirdiği bir hayatı yaşamaya mahkum(Zizek 1999:248).
Baba figürünün gün geçtikçe önemini yitirdiği bu refleksif ortamda ortaya çıkan meşruiyet boşluğu ya yapay cemaatler ya da kuralları ihlal etmeyi kural haline getiren güç odakları tarafından doldurulmaktadır. Bu yüzden Foucault'nun disipliner öznesinin durumu tersine dönmüştür. "Artık toplumumuzda kamu düzeni, kendi ihlallerini tanımlarında barındıran baskı ve sıkı kontrolle sağlanmamakta... tersine, bizimkisi eşit ve özgür bireyler arasında düzenlenmiş sosyal ilişkilere dayanıyor. Böyle bir ortamda, libido'nun tatmini özgürlük ve eşitlik alanını tamamlayan, gizli fanatizmler tarafından dolduruluyor..." (Zizek 1999:345).
Bugün otoritenin sorunu süper-ego yoluyla haz duymayı engellemek değil; yeni müstehcen otoriteler bireyleri zevk almaya, hazza teşvik etmektedir. Ve ilginç olarak, bu senaryoda, sınır aşan hareketler özgürlükle değil daha katı otorite yapılarıyla sonuçlanmaktadır.Bu noktada disiplin toplumu(Foucault) ile iktidarın nomadik bir görünüm aldığı kontrol toplumu(Deleuze) arasındaki fark açığa çıkmaktadır. Deleuze'e göre kapitalizm, panoptik, mekana bağımlı stratejiler yoluyla insanlara sabit özne pozisyonları almaya zorlayan bir dönemden( disiplin toplumundan) artık öznenin sürekli bir oluş halinde olduğu bir başka döneme(kontrol toplumuna) geçmiştir. Kontrol kısa süreli, sürekli değişken bir strateji fakat aynı anda devamlılık içerir ve sınırsızdır. Disiplin ise uzun süreli ve devamsızdır(Deleuze 1995:181). Eğer disipliner coğrafya sabit noktalar ve pozisyonlar yoluyla inşa ediliyorduysa, kontrol, hız, esneklik, akışkanlık, anonimlik ve rastlantısal kimlikler üzerinden işlemektedir(Hardt 1998:32).
Kontrol toplumunun en önemli belirtilerinden birinin kurumsal duvarların yıkılması olmasına rağmen, disiplin, kurumların bu tür bir işlevsizleştirilmesi yüzünden ortadan kalkmaz. Aksine, disipliner mekanizmalar mekansal bağımlılıklardan kurtularak, sosyal alanın her noktasına yayılma şansı bulur ( Hardt ve Negri 2000). Kontrol toplumunda artık birey farklı farklı kurumlar tarafından değişik oranlarda üretilmektedir, ve sosyal alan sınırlayıcılığını kaybetmektedir: fabrika dışında da işçi, okul dışında da öğrenci, hapishane dışında da mahkum, klinik dışında da deli olunabilmektedir. Bu hiçbir/her kimliğe ait olup/olmama durumu, kurumların etkisi dışında fakat daha katı disiplin mekanizmaları tarafından yönetilmektedir (Hardt ve Negri 2000). Bu sürekli değişkenlik ve tamamlanmamışlık, beraberinde özgürlük değil, sermayenin yayılmacı ve kapsayıcı mantığına uygun kontrol mekanizmaları getirmektedir.Kapitalizm, artık, ödipal bir söyleme ihtiyaç duymamakta(Zizek 1999:373) kontrol, kastarasyon yoluyla, yani öznenin eylem kabiliyetinin, varoluşunun kısıtlanması veya engellenmesiyle yapılmamaktadır.
Kontrol, kapitalizmin sonsuz ve her yerde mevcut olan evreninde akışkan haldedir. Dövüş Kulübü'nde bahsedildiği üzere, bu tür bir toplumda yaşamak "IBM yıldızlar kümesi, Philip Morris Galaksisi veya Starbucks gezegeninde yaşamak" gibi bir şey. Bu kaygan akışkan sosyal mekanda korkunun kaynağı, süper-ego tarafından yönlendirilen korkudur ve süper-egonun en önemli özelliği uygun bir ölçeğinin bulunmamasıdır. Birey süper-egonun direktiflerine kural olarak ya eksik ya da fazla uyar, dolayısıyla birey ne yaparsa yapsın sonuç yanlış, birey suçludur. Süper-egonun sorunu, onun hiçbir zaman olumlu bir kurala çevrilememesidir(Zizek 1999:394). Nihayetinde, izin verilen haz-Yapabilirsin!- bir anda gerekliliğe, yapılması gereken bir eyleme dönüşür-Yapmalısın! Bir başka deyişle, sembolik otoritenin sona erişi hiçbir şekilde otoritenin yok olduğu anlamına gelmez. Bu noktada refleksiflik toplum tezinin içine düştüğü paradoks da bu yeni otorite biçimlerini algılayamayışıdır. Keza postmodern bireyin paradoksu: Aşırı oranda bireysellik tersine tepmekte, bireyin otantik olma çabası tam da zıttıyla sonuçlanmaktadır. Ne yaparsa yapsın, kendi özünü gerçekleştiremeyen, kendi gerçeğini yakalayamayan bir birey.
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder